Spor Psikolojisinde Yetkinlik Tartışması: Asıl Mesele Kim Olduğun mu, Ne Yaptığın mı?
- Deniz Durdubaş

- 21 Nis
- 3 dakikada okunur
Türkiye’de Uygulamalı Spor Psikolojisinin durumunu daha iyi anlayabilmek için sosyolog Andrew Abbott’u okuyorum. Abbott, mesleklerin gelişimini, dönüşümünü ve yerleşmesini tarihsel bir perspektiften ele alıyor ve çok temel bir sav ortaya koyuyor:
Meslekler, kendilerine kimin sahip çıktığıyla ya da diplomalarla değil; şu üç temel unsuru ne ölçüde yerleştirebildikleriyle tanımlanır:
• Hangi problemleri sahiplendikleri
• Bu problemlerin hangi yollarla meşru biçimde ele alındığı
• Bu işi hangi koşullar altında yapmanın mümkün olduğu
Bu noktada Abbott’a göre bir alanın meşruiyeti, başka ülkelerde nasıl yapıldığına atıfla değil; kendi bağlamında nasıl yerleştiğiyle anlaşılır. Her meslek kendi ekosistemi içinde değerlendirilir. Bir alan başka bir ülkede meşru olabilir; bu, aynı yapının burada da otomatik olarak meşru olduğu anlamına gelmez. Ne kadar tanıdık değil mi?
Abbott’a göre meslekler bir anda, tamamlanmış hâlde ortaya çıkmaz. Uzun belirsizlik dönemleri, diğer alanlarla çakışmalar, iç tartışmalar ve müzakereler üzerinden şekillenirler. Hatta belirsizlik ve sınır karmaşası, bir zayıflık göstergesi değil; bir alanın hâlâ geçiş aşamasında olduğunun işaretidir. Tıpkı spor psikolojisinde olduğu gibi.
Ünvanlar, akademik dergiler ya da üniversite bölümleri tek başına bir alanın meşruiyetini garanti etmez. Asıl belirleyici olan, Abbott'a göre uygulamanın nasıl yapıldığıdır. Abott için temel soru, bir uygulayıcının hangi alandan geldiği değil bir problem karşısında şunları yapıp yapamadığıdır:
• Yaptığı müdahaleleri gerekçelendirebilmesi (hangi psikolojik ilkelerle?)
• Sınırlarını ve riskleri fark edebilmesi (ör. bu bir performans vs. klinik bir sorun mu?)
• Çalışmasını değerlendirmeye açabilmesi (süpervizyon?)
• Ortak etik beklentiler içinde hareket edebilmesi (etik standartlar ne olmalı?)
Abbott bu durumu anlatmak için alkolizm örneğini kullanır. Alkolizm tarih boyunca aynı problemi işaret etmesine rağmen, farklı dönemlerde farklı alanların konusu olmuştur: ahlaki bir zayıflık, tıbbi bir hastalık, hukuki bir sorun ya da toplumsal bir mesele. Değişen şey problemin kendisi değil; nasıl tanımlandığı, hangi çıkarımlarla ele alındığı ve kimin hangi koşullarda müdahale ettiğidir.
Bu örnek çoğu zaman “Peki hangi alan kazandı?” sorusunu akla getiriyor. Ancak Abbott’a göre bu soru yanıltıcıdır. Alkolizm örneği, bir mesleğin kalıcı olarak kazandığını değil; farklı bağlamlarda farklı mesleklerin geçici olarak öne çıktığını gösterir. Hangi yaklaşım, hangi bağlamda, tanı–gerekçelendirme–müdahale zincirini daha tutarlı kurabiliyorsa, o bağlamda meşruiyet kazanır. Abbott’un asıl vurgusu tam da buradadır: Mesleklerin gücü, bir problemi “sahiplenmelerinden” değil; o problemle ne yaptıklarından gelir. Bu zincir zayıf olduğunda problemler alanlar arasında dolaşır; güçlendiğinde ise mesleki sınırlar görünmez hâle gelir.
Bu çerçeveden bakıldığında, tıp ya da veterinerlik gibi mesleklerin sınırlarının neden daha az tartışılır göründüğü de daha anlaşılır hâle gelir. Bunun nedeni bu alanların tartışılmaz olması değil; tanı (diagnosis), gerekçelendirme (inference) ve müdahale (intervention) arasındaki bağın son derece sıkı, görünür ve kurumsallaşmış olmasıdır. Bu bağ ne kadar güçlüyse, mesleğin sınırları da o kadar sessiz ama güçlü biçimde korunur.
Abbott’un tarif ettiği bu kurumsallaşma belirsizliğinin alan içindeki karşılığı, spor ve performans psikolojisinde ‘işin ne olduğu’ ve ‘hangi yetkinliklerle yapıldığı’ soruları etrafında dönen tartışmalarda açıkça görülüyor (bkz. Portenga ve ark., 2017). Çünkü artık neredeyse herkes bir PST programı düzenleyebiliyor; mindfulness sertifikası olan biri sporcularla çalışabiliyor. Oysa bunlar sadece birer "araçtır". Abbott’un perspektifinden bakıldığında, burada eksik olan şey müdahale değil; inference, yani gerekçelendirme zinciridir. Bu eksiklik alanı korumasız hâle getirerek, tekniklerin bağlamdan kopuk biçimde uygulandığı bir yapıya sürükler.
İyi haber şu: Abbott’a göre bu karmaşa bir başarısızlık değil, doğal bir kurumsallaşma problemidir. Kitapta mühendislikten tıbba, psikiyatri–psikoloji geriliminden başka pek çok alana kadar tarihsel örnekler yer alır. Ve şu hatırlatılır: Bir meslek ne kadar yerleşmiş olursa olsun, diğer mesleklerle olan sınır mücadelesi hiçbir zaman tamamen sona ermez. Aksine, meslekler bu temas ve gerilimler sayesinde gelişir. Mesele bu gerilimi ortadan kaldırmak değil; onu nasıl yönettiğimizi tanımlayabilmektir.
Bu bakış açısından bakıldığında, alanda asıl soru diplomalar ve ünvan değil gibi gözüküyor. Asıl soru: Spor psikolojisinde uygulamayı meşru, güvenli ve hesap verebilir kılan nedir? Ya da başka bir ifadeyle: Bu “nasıl”ı nasıl geliştirebiliriz?
Çünkü bu “nasıl”ı tanımlayabilirsek, “kim” zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Bir sonraki yazıda "geçişleri" aktarmaya çalışacağım ki ülkemizdeki durumun bununla çözülebileceğine inanıyorum. Umarım daha kısa yazabilirim.


Yorumlar